İstanbul · 15° · Şiddetli yağmur

  • Bugün Şiddetli yağmur 15° / 13°
  • Yarın Bulutlu 13° / 10°
  • Fri Bulutlu 12° / 8°
  • Sat Az bulutlu 11° / 8°
  • Sun Az bulutlu 11° / 7°

Hava verisi: MET Norway · Güncelleme 15:19

Mimar Sinan’ın üç büyük eseri: Şehzade, Süleymaniye, Selimiye

Sinan kendi yapıtlarını çıraklık, kalfalık ve ustalık diye sıralamıştı. İstanbul'dan Edirne'ye uzanan bu üç yapı, bir mimarın kubbeyle verdiği uzun mücadelenin hikâyesini anlatır.

Edirne'deki Selimiye Camii'nin dört minaresi ve büyük kubbesiyle uzaktan görünüşü
Görsel: Hamdigumus / Wikimedia Commons, CC0

Bir mimarın hayatını üç yapıyla özetlemek haksızlık gibi görünebilir. Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan ya da onun başkanlığındaki teşkilatın ürettiği yapıların sayısı yüzlerle ifade ediliyor: camiler, medreseler, hamamlar, köprüler, kervansaraylar, su kemerleri. Yine de kendisine atfedilen anılarda Sinan’ın kendi işini üç basamakta anlattığı biliniyor. Şehzade Camii’ni “çıraklık”, Süleymaniye’yi “kalfalık”, Edirne’deki Selimiye’yi ise “ustalık” eseri olarak niteleyen bu sıralama, onun mesleğine nasıl baktığını gösteriyor: Kubbe, bir ömür boyu çözülmeye çalışılan bir problemdi.

Bu yazıda üç yapıya bu çerçeveden bakacağız. Amaç bir ansiklopedi maddesi çıkarmak değil; her birinde Sinan’ın hangi soruyu sorduğunu, hangi cevabı denediğini görmek.

Sinan kimdi, nereden geldi?

Sinan’ın doğum yılı kesin olarak bilinmiyor; kaynaklarda genellikle 1490 civarı veriliyor. Kayseri’nin Ağırnas köyünde, bir Hıristiyan ailede doğduğu, devşirme sistemiyle genç yaşta İstanbul’a getirildiği ve Yeniçeri Ocağı’na girdiği aktarılır. Önce marangozluk ve inşaat işlerinde çalıştı, sonra orduyla birlikte seferlere katıldı. Mısır, Rodos, Belgrad ve Mohaç gibi seferlerde köprü, kale ve tabya yapımı gibi mühendislik işlerinde görev aldığı anlatılır. Bu uzun saha tecrübesi, onun sonraki yapılarında gördüğümüz hesap titizliğinin kaynaklarından biri sayılır.

Önemli dönüm noktası, 1530’ların sonunda Hassa Mimarları Ocağı’nın başına, yani sarayın baş mimarlığına getirilmesidir. Bu görevi, yaklaşık yarım asır sonra, 1588’de ölene kadar sürdürdü. Üç padişah dönemini, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad’ı kapsayan bu uzun görev süresi, kendi başına nadir bir istikrar. Sinan, bir bireyden çok bir teşkilatın başındaydı. Mimarlar, mühendisler, taş ustaları, kalfalar ve ressamlardan oluşan bu ekip imparatorluğun dört bir yanında çalışıyordu.

Sinan’ın kendi yapılarını üç basamakta anlatması, onlara bir “eser listesi” olarak değil, bir ustalık yolculuğu olarak baktığını düşündürüyor.

Çıraklık eseri: Şehzade Camii

Şehzade Camii, Kanuni’nin oğlu Şehzade Mehmed’in 1543’te genç yaşta ölümü üzerine onun adına yaptırıldı. İnşaat yaklaşık 1543’te başladı ve 1548 civarında tamamlandı. İstanbul’da Saraçhane’ye yakın bir noktada, bugünkü Vezneciler ve Fatih arasındaki bölgede yer alır. Sinan’ın baş mimar olarak yönettiği ilk büyük selatin camisidir; yani padişah ailesi adına yaptırılan büyük külliyelerden biri.

Yapının plan şeması çoğu zaman “dört yarım kubbeli” diye anılır. Merkezdeki büyük kubbe dört yönden yarım kubbelerle desteklenir. Böylece ortada kare ya da kareye yakın bir mekân, çevresinde simetrik biçimde açılan gövdeler oluşur. Bu çözüm, Ayasofya’nın uzunlamasına yönelen düzeninden farklıdır; burada mekân dört yana eşit biçimde genişler. Dışarıdan bakınca yapının sade ve dengeli bir simetri taşıdığı görülür.

Burada dikkat çeken yan, kubbenin taşıyıcı sisteminin hâlâ oldukça “görünür” olmasıdır. Büyük kubbeyi taşıyan ayaklar kalındır ve iç mekânda fark edilir. Sinan bu aşamada güvenli bir çözümü seçmiş gibi görünüyor. Sonraki yapılarda ise bu ayakları inceltmeye, mekânı açmaya çalışacaktır. Şehzade’ye “çıraklık” demesi, belki de tam bu temkinli tavırla ilgilidir: Büyük bir kubbeyi doğru kurmak, onu gösterişli kılmaktan daha önceliklidir.

Yapının çevresinde bir külliye de bulunuyor; medrese, imaret gibi birimler, mimarın camiyi tek başına bir anıt olarak değil, kentsel yaşamın bir parçası olarak düşündüğünü gösterir. Bu yaklaşım, Sinan’ın üç yapısında da tekrar eder.

Kalfalık eseri: Süleymaniye

Süleymaniye Camii ve külliyesi, Kanuni Sultan Süleyman adına, İstanbul’un üçüncü tepesinde inşa edildi. Yapımı 1550’de başladı, cami 1557’de ibadete açıldı. Boğaz’a, Haliç’e ve Marmara’ya bakan konumu, İstanbul’un siluetini bugün de belirleyen unsurların başında gelir. Külliyede cami dışında medreseler, bir tıp medresesi, hastane (darüşşifa), imaret, hamam, kervansaray ve türbeler bulunur. Dönemin sosyal hizmet anlayışının neredeyse eksiksiz bir örneği.

Mimari açıdan Süleymaniye, Ayasofya’ya açık bir cevap olarak okunur. Ana kubbe yaklaşık 26,5 metre çapında ve yerden yaklaşık 53 metre yükseklikte. Doğudan ve batıdan yarım kubbelerle desteklenir, kuzey ve güney tarafında ise ağır, kalın bir duvar yerine büyük pencereli tympanum duvarları bulunur. Ayasofya’daki uzunlamasına yarım kubbeli plan burada olgun bir biçimde yeniden yorumlanır. Ama aynı zamanda Sinan, Ayasofya’nın yüzyıllar boyunca karşılaştığı bir sorunu, yani deprem sonrası kubbe çökmelerini de göz önünde tutmuş görünür. Kubbeyi taşıyan ayaklar, yan galeriler ve ek destek kemerleri bir yapısal ağ oluşturur.

İç mekânda ışığın nasıl kullanıldığı çok etkileyicidir. Kubbe etekleri ve duvarlardaki yüzlerce pencere, gün boyu değişen bir aydınlık yaratır.

Yapının dört minaresi ve toplam on şerefesi, külliyenin belirgin bir ayrıntısıdır. Bu sayılar, çoğu zaman Kanuni’nin İstanbul’u fetheden padişahlardan dördüncüsü ve onuncu Osmanlı padişahı olduğuna bağlanarak yorumlanır. Güzel bir yorum; ama bu bağın Sinan’ın kendi niyeti olduğunu gösteren bir belge bilmiyoruz, o yüzden yorum olarak bırakıyoruz.

Süleymaniye, 1985’te “İstanbul’un Tarihi Alanları” adı altında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girdi. Şehzade’nin temkinli düzeniyle karşılaştırıldığında burada iki şey fark edilir: mekân daha geniş ve açık, ayrıca yapı kendi çevresindeki araziyle kurduğu ilişkiyle daha iddialı. Sinan’ın da külliyenin yerleşimini, yani yamaç ve teraslarla kurduğu düzeni, kubbe kadar önemsediği anlaşılıyor.

Ustalık eseri: Selimiye Camii

Edirne’deki Selimiye, II. Selim adına yaptırıldı. İnşaatın 1568’de başladığı ve yaklaşık 1574’te tamamlandığı kabul edilir; kaynaklarda 1575’e kadar uzanan farklı tarihler de görülür, çünkü açılış ve son tamamlama işleri ayrı anılabiliyor. Sinan o sırada yetmişlerinin sonundaydı. Bu kadar ileri yaşta, kendi anlatısına göre başlangıçta Ayasofya’nın kubbesinden büyük bir kubbe yapmak istediğini söylemesi, mesleki hırsın yaşla azalmadığının işareti sayılır.

Selimiye’nin en çarpıcı özelliği ana kubbenin taşıtılış biçimidir. Kubbe, sekiz güçlü ayak üzerine oturur; bu ayaklar sekizgen bir düzen kurar ve kemerlerle bağlanır. Böylece içeriden bakıldığında kubbenin altındaki mekân hemen hemen tek bir hacim olarak algılanır. Kubbe çapı yaklaşık 31 metredir; kaynaklar 31,2 metre civarında rakamlar veriyor, bu da Ayasofya’nın ana kubbesiyle kıyaslanabilir bir ölçü. Sekizgen düzen, dört köşeyi de açarak kubbe altına yan alanlar ekler; bu da kare plana göre daha esnek ve ferah bir iç mekân sağlar.

Dışarıdan bakıldığında dört ince minare yapıya neredeyse bir çerçeve kurar. Minarelerin yüksekliği için kaynaklarda 70 ila 83 metre arasında farklı rakamlar geçiyor; bu yüzden hepsinin üstünde “yetmiş metreyi aşan” gibi temkinli bir ifade kullanmak daha doğrudur. Her biri üç şerefelidir ve kubbeyle birlikte inanılmaz bir dikey denge yaratırlar. Kubbeyle minareler arasındaki oran, yapının uzaktan bile ayırt edilmesini sağlar.

İç mekânda özellikle müezzin mahfili, İznik çinileri ve kalem işleri öne çıkar. Cami, çevresindeki medrese, arasta (çarşı) ve daha sonra eklenen yapılarla birlikte geniş bir külliye oluşturur. UNESCO bu bütünü 2011’de “Selimiye Camii ve Külliyesi” adıyla Dünya Mirası Listesi’ne aldı. Dikkat çekici nokta, listede yalnızca camiye değil, onun toplumsal kompleksine de yer verilmiş olması; yani Sinan’ın anıtı, çevresindeki gündelik yaşamla birlikte korunmaya değer görüldü.

Üç yapı yan yana: Ne değişti?

Üç camiyi karşılaştırırken özetle şunlar söylenebilir:

  • Şehzade (yaklaşık 1543-1548): Dört yarım kubbeli, simetrik ve temkinli bir deneme. Taşıyıcı ayaklar belirgin.
  • Süleymaniye (1550-1557): Ayasofya geleneğine olgun bir cevap. Ana kubbe yaklaşık 26,5 metre çapında; külliye ölçeğinde bütünlük.
  • Selimiye (yaklaşık 1568-1574): Sekiz ayaklı sekizgen sistem, yaklaşık 31 metre çapında kubbe ve tek hacim hissi veren iç mekân.

Bu çizgide en belirgin değişim, taşıyıcı sistemin giderek geri çekilmesi, mekânın ise birleşmesidir. Şehzade’de ayaklar görünür bir yük taşırken, Selimiye’de kubbe âdeta havada duruyormuş gibi hissettirir. Ancak bu “hafiflik” bir yanılsama; arkasında dikkatli bir hesap, güçlü bir istinat sistemi ve kullanılan malzemenin kalitesi var. Sinan’ın yapılarının yüzyıllardır, birçok depreme rağmen ayakta kalması bunun kanıtı sayılır, ancak her yapının onarımlar geçirdiğini de unutmamak gerekir.

Bu üç eser dışında Sinan’ın İstanbul’daki Rüstem Paşa Camii, Sokollu Mehmed Paşa Camii ya da Mihrimah Sultan Camii gibi daha küçük ölçekli yapıları da önemlidir. Büyük kubbeli selatin camilerinde sürekli aynı soruyla uğraşırken, küçük ölçekli yapılarda çini, ışık ve oran denemelerini sürdürdü. Bu nedenle “üç büyük eser” ifadesi bir sınıflandırma değil, bir kılavuz niteliğinde.

Sinan’ı bugün nasıl okumalı?

Sinan’ın mirasına bakarken iki tuzaktan kaçınmak gerekiyor. Birincisi, her şeyi efsaneye bağlamak. Ona ait pek çok anekdot, onlarca yıl sonra yazılmış anlatılarla gelen bilgiler; bunların bir kısmı belgelerle desteklenmiyor. İkincisi, onu yalnızca “dâhi tek adam” olarak göstermek. Gerçekte büyük bir teşkilatla çalıştı, kalfaları ve ustalarıyla birlikte bir mimarlık okulu kurdu.

Yine de bir şey kesin: Sinan’ın mekân kurma anlayışı, yapıyı bir bütün olarak, kubbe, minare, avlu, çevre ve toplumsal işlevleriyle birlikte düşünmeye dayanıyor. Eski Anadolu ve İstanbul’u anlamak isteyenler için bu yapılar hâlâ en açık ders kitabı sayılabilir. Türkiye’nin kadim yerleşimlerine ilgi duyuyorsanız, Göbeklitepe üzerine yazımız bambaşka bir zaman diliminden, ama aynı merakla bakıyor. Anadolu’nun daha geniş mirası için antik dünyanın harikaları ve Anadolu yazısı da bu yazıyı tamamlayabilir.

Kubbenin altında ışık ve ses

Sinan’ın camilerinde dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı da ışık ve akustiktir. Pencereler, kubbe etekleri ve yan duvarlarda sistemli bir şekilde yerleştirilir; böylece gün boyu değişen ışık, iç mekânın havasını sürekli yeniler. Kubbeye ya da duvarlara yerleştirildiği anlatılan boşluklar ve kullanılan malzemenin ses yansıtma özelliği de uzun süredir tartışılan konular arasında; bu ayrıntılardan bazıları yerel anlatılara dayanıyor, bu yüzden bilimsel çalışmalara bakmadan kesin hüküm vermemek gerekir. Yine de bu camilerde bir cemaatin sesi ve imamın okuyuşu hâlâ, mekânın içinde dengeli bir şekilde duyulur; bunu orada bulunan herkes fark edebilir.

Süleymaniye’de duvar yüzeylerini aşırı süslemeden bırakan, ışığı ve oranı öne çıkaran sadelik, Sinan’ın estetiğini tanımlar. Selimiye’de ise çini ve kalem işi daha cömert kullanılır. Bu fark, yapının büyüklüğünden çok, mimarın her projede aynı sorunun farklı yönlerini denemeyi seçmesinden kaynaklanır.

Ziyaretçiler için küçük bir not

Üç yapıyı da görmek isteyenler için basit bir rota önerilebilir: İstanbul’da Şehzade ile Süleymaniye aynı günün içinde, Fatih ve Eminönü arasında yürüyerek gezilebilir. Edirne’deki Selimiye ise ayrı bir yolculuk gerektirir; İstanbul’dan Edirne’ye karayoluyla kısa bir yolculuk yeterlidir. Ziyaret sırasında önce dışarıdan, avluda durup kubbenin oturduğu ayaklara bakın; sonra içeri girip başınızı kaldırın. İbadet saatlerinde ziyaret kurallarına ve giyim düzenine dikkat etmek gerekir; ayrıca restorasyon çalışmaları nedeniyle bazı bölümlerin kapalı olabileceğini hesaba katın.

Sonuç

Şehzade, Süleymaniye ve Selimiye, aynı mimarın aynı problem üzerinde otuz yıl boyunca verdiği üç cevap olarak okunabilir. Birincisi temkinli bir deneme, ikincisi Ayasofya’yla yüzleşen olgun bir sentez, üçüncüsü ise mekânı tek bir hacme dönüştüren cesur bir çözüm. Sinan’ın kendi dediği gibi çıraklıktan ustalığa uzanan bu yol, yalnızca bir kariyer değil, bir düşünme biçiminin de hikâyesi. Bir dahaki sefere İstanbul’dan ya da Edirne’den geçerken, kubbeye bakmadan önce ayaklara, ışığa ve minarelerin oranına da bakın; Sinan’ın asıl ustalığı çoğu zaman gözden kaçan ayrıntılarda saklı.

Kaynaklar ve Daha Fazla Bilgi

  • Selimiye Mosque, Edirne — Wikipedia (https://en.wikipedia.org/wiki/Selimiye_Mosque,_Edirne)
  • Selimiye Mosque: An Ottoman Imperial Mosque in Edirne, Türkiye — Ancient History Sites (https://www.ancient-history-sites.com/?p=170248)

İlginizi çekebilecek yazılar

Önerilen okumalar